Yazı Detayı
24 Temmuz 2017 - Pazartesi 09:31
 
Ahmet Yesevi
Ayşe Benek Kaya
 
 

Doğru adını duyduğum ve az da olsa hakkında bir şeyler bildiğim bir zat-ı muhteremdi YESEVİ…

Ahmet Yesevî Hazretlerine ziyaret konusu gündeme geldiğinde hiç tereddüt etmeden “Tabii” dedik. Gitmeliydim, görmeliydim. O da benim geldiğimi bilmeliydi. Zira dostlar birbirini ziyaret etmelidir. Onlar benim gönlümde daima DOSTLARIM. Lâkin onlar da benim için öyle düşünüyorlar mı bilmiyorum.

Fazla heyecanlanmadan hazırlıklarımızı tamamlayıp yola çıktık. Yola çıktığımızda her an O’na yaklaşmanın verdiği bir huzur yavaş yavaş içimi kapladı. Bir yandan düşünce dünyamı esir alırken bir yandan da içime bir ateş düştü. Her kilometrede beni daha çok yakar oldu.Bişkek’ten Türkistan’a (Yesi’ye) on altı saat süren sıkıntılı bir yolculuk bile beni hiç yormamıştı. Saat gece yarısını geçmiş iki olmuştu. Otel odasına çıkıp yatmalı sabah zamanında kalkıp ziyarete gitmeliydik. Beni yakan ateş, içimi saran huzur yatmama izin vermedi. Odamın türbeyi gören penceresini aralayıp ışık ışık yanan o güzel mekânı seyre daldım. Daha ilk gördüğüm andan itibaren içimigarip duygular kapladı, yüreğimde tuhaf hisler belirdi. Ayrılmak istemedim ama yatmam gerekiyordu. Allah’a hem şükr ettim, hem dua ettim, yattım. Uyku ve uyanıklık arasında hoş şeyler gördüm. Sabah uyanır uyanmaz ilk işim perdeyi açıp o canım türbeye baktım. Doyabilmek mümkün mü? Bir an ayaz yemiş gibi dondum kaldım. Baktım, baktım, baktım. Sadece baktım. Kafamdan neler geçti ben de hatırlamıyorum.

Türbe ziyareti için yaya yoluna düştük. Uzaktan gördüğüm türbeye baka baka kafamda yorum yapa yapa yürüdük. Attığım her adımda içim kaynıyor, duyduğum her sözde duygularım karışıyordu. Düşüncelerimi kelimelere dökemedim, kilitlendim kaldım. Sadece çok şükr ettim.

Türbenin bizden yana ve restore edilmiş yüzü muhteşem, göz alıcı. Turkuaz renkli çinilerin parıltısı ve ihtişamı beni bir anda Anadolu’ya yolladı. Dünyanın neresinde bu renkte bir yapı görsem; “Türk-İslâm” mührü diye düşünürüm. Bu türbeyi de güzelleştiren bu sentez, aynı güzellik, aynı ruh…

Buradaki manevî atmosfer bambaşka… Acaba beni mi böyle sardı, yoksa her gelen dosta da aynı havayı verdi sormak lâzım, diye düşündüm.

Türbenin bu yüzünü yavaş yavaş geçerek asıl ve eski olan yüzüne doğru yürüdük. Bu taraf hiç restore edilmemiş ve orijinal haliyle bizi karşıladı karşılamasına ama çarpıldım. Çok gösterişli olan diğer yüzüne inat devasa boyuttaki yapı insanı hem maddi hem manevî anlamda yutuyor. Aman Allah’ım; o yücelik ve yükseklik karşısında iyice küçülüyor. Sanki yok oluyorsunuz. Kendinizi sadece bir “HİÇ” olarak görüyorsunuz. Evet, sadece bir “Hiç”.

O anda madde ve manayı kıyasladım. Rabb’imin katındaki nef mücadelesinde ve imanda önde olanlarla, olmayanları kıyasladım. Ne kadar eski olursa olsun, ulu ve değerini asla kaybetmeyen manevî büyükler ile bir küçücük zavallıları kıyasladım. Kuşların cıvıltısına, ötüşüne, “HU!” deyişine bakıp kendi zavallılığımı, biçareliğimi ve olup bitenden bihaber oluşumu kıyasladım. Bir hayal görüyormuş gibi dondum kaldım. Aklım, fikrim karıştı, dilim durdu.

Türbenin içine binbir merakla girmeye başladık. Doğrusu dışı beni daha çok etkilemiş olacak ki, içerde gördüklerim pek dikkatimi çekmedi. Hala o kapının büyüklüğünün ve gösterişinin etkisindeydim. Gözüm başka bir şey görmedi. Ağladım, ağladım, yapılan dualara hıçkıra hıçkıra “Amin!..” dedim.

 
Etiketler: , Ahmet, Yesevi,
Haber Yazılımı