Yazı Detayı
16 Ekim 2017 - Pazartesi 13:28
 
Solʼun Kurbanı Alevîlik mi?
Hasan Çelik
 
 

Genel anlamda inançlar, bir Tanrısal var oluş üzerine öğretilerini kurup ve ilerlerlerken; tam tersine ideolojiler ise (genel anlamda) mutlak bir gücü yani Tanrısal bir varoluşun ‟red-diˮ üzerine düşüncelerini oluşturup, temellendirirler. Hem inanç hem de ideolojiler, kişilerin kendi vicdanlarında anlamlandırdıkları alanlardırlar. Yani her vicdan; hem kendi dinini hem de siyasi tercihini iç dünyasında taşır ve yaşatır. Bu alan bireyin fikir özgürlüğünü oluşturan bir alandır ve hukuksal zeminde de bu alana yani ‟din ve vicdan hürriyetiˮ alanına mutlak saygı esastır ve bu alan tartışılmaksızın hukukun koruması altında olmalıdır. Zira ‟din ve vicdan hürriyetiˮ, ‟yaşama hürriyetiˮ gibi insan haklarının en temel esaslarındandır; korunmalı ve yaşatılmalıdır!

                                                                                                   ***

Ülkeler arası fiziki  sınırları sildiğimiz bir dünya da artık siyasi ve kültürel sınırlar din ya da mezhep eksenli olarak daha da belirgin rol almaya başladı. Günümüz savaşlarının hem coğrafik cepheleri hem de kültürel cepheleri oluşturuldu. Bu cepheler oluşturulurken şüphesiz ki din, (özellikle de Ortadoğu coğrafyasında) şiddettin meşrulaştırılması adına kullanılan ilk araç olarak en önde kurban edildi ve edilmeye de devam ediyor!.. Bugün; şüphesiz ki ‟din ve ideoloji ilişkilerineˮ ya da ‟dinlerin gerçek hayatta ne kadar bir karşılıkla yaşatılıyor olmalarınaˮ dair bir çok tartışma söz konusudur. Din; acıların ve zulmün sebebi veya çıkış kaynağı mıydı, yoksa insanı kutsal gören ve onun Tanrısal bir nurdan yaratıldığını kabul ederek, insana sonsuz bir değer veren erdemlerin bütünü müydü? Ne yazık  ki; yetim bir Peygamber'in ümmetinden, ümmetin ortaya çıkardığı bir yetimler ve acılar çağına doğru devam eden ruhsal bir erozyonun tam ortasındayız.  Aklıyla kaderine savaş açtığını sanan insanoğlu, küresel pazarların ve vicdansızlıkların, "sinsi ve sistemli tuzaklarını" ayakta alkışlar oldu. Farkında mısınız, bu ülkeye en çok da "akıl ve din" ihraç ediliyor. Çünkü "ipotekli bir akıl ve yönlendirilmiş bir dinˮ  jeopolitik hesapların en karlı sermayeleridir.

***

İşte değişen bu psikolojik havzaların ve jeopolitik hesapların  ortasında ‟oluşturulmaya çalışılanˮ  bir de Alevîlik var. Ve Anadolu Alevîliği; tüm inançsal ve kültürel kodlarıyla bize ait olan en özel İslâmi ve tasavvufî zenginliğimizdir. Bugün; hunharca insan kıyımı yapan ve sözüm ona bu kıyımlarına da İslâmi bir gerekçe uyduran örgütlerin tümü tasavvufu ve dolaysıyla da Anadolu'nun irfânî geleneklerini reddederler. Onlar için, din sabit bir ibadet ve şekil telakkisinden öte değildir. Örneğin; ‟cihâdˮ insan öldürmek, ‟tövbeˮ ise günahlara çekilen birer cila olarak algılanır. Tasavvufta ise yer yüzünde cihâd yapılacak ve fethedilecek bir yer varsa o da gönülʼdür. Ondandır ki Anadolu Erenlerinin kılıçları ‟tahtadanˮdır; ne insanı keser ne de canı incitir! Yere göğe sığmadım, müʼmin kulumun gönlüne sığdım.ˮ diyen Hazreti Hakk; gönül şehrini imar etmemizi, o şehre kini, kibiri, nefsi ve cümle bed fiilleri sokmamayı bizlere öğretmiyor  mu? Madem gönül Hakkʼın nazargâhıdır o vakit Gönül sarayını pak et ki mihmân-hâne-î Hakʼdır, Vakit olur ki tahtını görmekliğe Sultan gelir.ˮ diyen Yol Ulularımızı nasıl görmezden geliriz!

                                                                                                  ***
 

Allah’ın emrine mutîyim dersen,
Rasul’ün emrine itaat eyle,
Helal haram demez bulduğun yersen,
Müminlik sözünden feragat eyle.

Zahm-ı aşka gelip merhem sarmaya,
Ferhad olup bir gün bağrın yarmaya,
Kudretin yok ise Beyt’e varmaya,
Gönül Beytullah’tır ziyaret eyle.

Kulun rızkın verir Hazret-i Bârî,
Açılan gülleri incitmez hârı,
Kötülük değildir er kişi kârı,
Kemlik edenlere inayet eyle.

Kalbini geniş tut sıkma Seyrânî,
Rızâ-yı Bârî’den çıkma Seyrânî,
Gönül Beytullah’tır yıkma Seyrânî,
Elinden gelirse imaret eyle.


diyen Âşık Seyrânî, bize sahip olduğumuz manevi mirası hatırlatmıyor mu?

                                                                                              ***

1950'de başlayan şehirleşme sürecinden en çok etkilenen inançların başında da şüphesiz ki Alevîlik gelmektedir. Bu süreç toplumsal değişimlerinde kodlarını analiz etmemiz açısından da çok önemlidir. Esas itibariyle de Alevî toplumunun ibadethâne ihtiyacı da bu süreçle birlikte  zuhur etmiştir. Evvelinde köyün en büyük mekânı zaten cem ibadetine ev sahipliği yapıyordu ve görgüler-sorgular buralarda karara bağlanıyordu. Dede; taliplerini gözetiyor, musâhip olacakların ikrârını ‟daim kılıyordu.ˮ  70ʼlerden sonra ‟ortanın soluˮ söylemleriyle ve Alevî inancının (tasavvufunun) paylaşımcı ve sosyal yönlerinin zenginliğinden de istifade edilerek ideolojik hesap-lar yapanlar usul usul Alevî toplumu içerisinde boy göstermeye başladılar. Din ve ideoloji çekişmesinin ilk kurbanı olarak da ne yazık ki Alevîlik seçilmişti. Amaç; Aliʼsiz bir Alevîlikleˮ popüler kültüre uydurulmuş ve erkânlarından (ibadetlerinden) koparılmış, aynı zamanda da inaçsal bir söylemden uzak siyasal bir Alevîlikˮ oluşturmaktı. Bugün, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere bazı bölgelerde 1970'lerde ekilen bu sol patentli tohumların hasatları yapılmaktadır! Tarihi bulanıklaştırarak yapılan bu hasat, öyle bir hale büründü ki bir takım Alevîler(?), Hz. Aliʼye bile muhalif olmayıˮ marifet bildiler. Alevîlik zaten hep muhalefet olmaktır(!)ˮ söylemini bu topluma aşıladılar. İyi de kardeşim; Alevilik ‟eğriye, yalana, yanlışa, Yezidʼe yani nefse ve Şeytanʼa muhalefettir; gerçeğe ve Rahmânʼa değil ki!..ˮ Alevîlik inancında ‟kendi kutsallarınıˮ çiğnemek yoktur; şeriat kapısından hakikat kapısına uzanan ‟4 Kapı 40 Makamˮ vardır. Nefis atından inip, Rahmânî (Hüseynî) ata binmek vardır. Biri kırk görüp, kırk da ki BİR'e (Allahʼa) secde etmek vardır. Onun için cem meydanı er kişininˮ meydanıdır, her kişininˮ değil!.. O eşikten içeriye; ‟eğrilerˮ giremez; giren ise ‟doğru olupˮ çıkar. Bırakın can almayı, kalp kıranın dârınıˮ bile  hiç bir terazi tartamaz! Nefsine uyan düşkünˮ olur, düştüğü yerden kaldırmak ise yine erkâna ve Yol Ulularına tabidir. Cemler; Ölmeden evvel ölmekˮ sırrına erişmektir, Ulu Divânʼın yani ahiretin provasıdır. Onun için ceme ölü gelen diri dönerˮ çünkü arınıp-paklanmış ve boynunda ki kul hakkından feragat etmiştir... Dede postu; Muhammedî posttur, meydan ise Aliʼnin meydanıdır yani Ali gibi ER olanındır. Alevîlik; İmam Hüseyin gibi bedel ödeyenlerin, ceddine-yoluna ten elbisesini serenlerin inancıdır!.. Bağırmak-çağırmak, falan yerde-filanı taşlamak Alevîlik değildir!.. Ta 16. yüzyılda Pîr Sultan Abdâl Hazretleri idam sehpasına götürülürken kendisine gül ‟atanˮ musâhibi Ali Babaʼya  şöyle seslenmemiş miydi: Şu ellerin taşı hiç bana değmez, İlle dostun bir tek gülü yareler beni...ˮ Uzun lafın kısası; solʼun kurbanı olarak seçilmiş bir  Alevîlik de ‟yaralar beni!..ˮ

                                                                                             ***

Sözümüzü sonlandırırken bir kıssadan-hisseyle sonlandıralım; ben kıssasını anlatayım; sizlerde hissenize düşeni almayı... Rivayet edilir ki İmam Hüseyin Kerbela'ya doğru yol alırken, yolda gözleri görmeyen yaşlı Şair Ferâzdak'a rastlar ve ona Küfe'de ki halkın durumunu sorar. Yaşlı şairin verdiği cevap ise çağları aşan hakikatiyle bugün bile dersler alınacak kadar anlamlı ve ağırdır: "Ya Hüseyin; sakın ha sakın Küfe halkına güvenme! Onların dilleri Hüseyin'i söyler ama gözleri Muâviye bakar!.." Yolu Hüseyinʼden geçenlere binlerce kez âşk olsun... 

 
Etiketler: Solʼun, Kurbanı, Alevîlik, mi?,
Haber Yazılımı